

Başlık ilk bakışta hafif bir kafa karışıklığı yaratıyor belki ama işin aslı öyle karmaşık değil…
Asıl adı Süleyman Atasoy’du. Çamsarı köyünün toprağına, taşına ve hafızasına sinmiş en renkli simalarından biri… Ona yakışan o “Müdürlük” sıfatı, aslında babasından devraldığı sarsılmaz bir mirastı. Vaktiyle babası, o dönemin kaza merkezi olan Belen’e sık sık devlet kapısına gider gelirimiş. Köylü de arkasından, “Müdür mü olacaksın başımıza?” diye latife edermiş. Zaman bu ya, o tatlı takılma bir süre sonra ismin ta kendisi olmuş. Baba rahmet-i rahmana kavuşunca emanet oğla kalmış; köylü bu kez Süleyman’a “Müdür” demeye başlamış.
Muhtarlığı ise bir unvandan öte, bu köye kesintisiz yirmi üç yıl boyunca adanmış bir ömrün, köylünün ona duyduğu o koşulsuz güvenin nişanesiydi.
Geride kubbede hoş bir seda, gönüllerde minnet dolu hatıralar bırakarak, dile kolay 103 yaşında elveda dedi hayata Müdür emmi. Şimdi köyün çocukları onu “Müdür emmi” diye saygıyla sayıklar, eskiler ise adının önüne o sarsılmaz güveni ekleyip “Muhtar Müdür” diye anar…
Bizzat onun o cana yakın sesinden dinlediğim pek çok hatırası kazındı zihnime. Bu hikayelerden hafızamda en çok yer eden, adeta bir sadakat dersi niteliğindeki o meşhur muhtarlık seçimidir. Kendi ağzından, o eski günlerin kokusunu taşıyan anlatımıyla hikaye aynen şöyleydi:
“Ben bu köyde uzun seneler muhtarlık yaptım. Köyün yedi mahallesi vardı: Çamsarı merkez, Yusuflu, Cintepe, Yastıyurt, Aygırgölü, Kürtnasır ve Acerköy… O zamanlar muhtarlık dediğin bugünkü gibi değildi; omzuna ateşten bir gömlek giymek gibi zahmetliydi.
Söz temsili, köyde bir vukuat mı oldu, bir asayişsizlik mi baş gösterdi?.. Jandarma komutanı gelir, muhtarın evinin başköşesine otururdu. Zanlıyı bulup adalete teslim edene kadar da artık on gün mü olur, bir ay mı olur, evden adımını dışarı atmazdı. Tavuktan, yumurtadan, pirinç pilavından aşağı yemeğe de eyvallah demezdi. Günün sonunda evde ne tavuk kalırdı ne yumurta… Kara gün için, misafir için saklanmış pirinç de eliñe sağlık, tükenir giderdi.
Bir başka çile de milletin hükümetteki, devlet kapısındaki işleriydi… Zemheri kış günü köylüden birinin ‘tapu’ işi çıkar, sabahın kör karanlığında yayan yapıldak düşerik yola. Yol dediğin yol değil ki, ucu bucağı görünmez bir çamur deryası; vıcık vıcık… O çamur üstümüze bulaşmasın, devlete hürmetsizlik olmasın diye şalvarlarımızı daha evdeyken çıkarır, boynumuza asarık. Yolda buz gibi suya düşmek mi dersin, diz boyu çamura çökmek mi; rezilliğin, çilenin her türlüsü var. Bir defasında Çataltepe’nin orada coşkun akan dereyi geçerken şalvarı suya kaptırdım. Kırıkhan’a kadar sadece donla, utana sıkıla, yerin dibine gire gire yürüdük. O zaman şehrin dışında, alt taraflarda ‘Aptal mahallesi’ vardı. Can havliyle Aptal Cemil’in çadırına attım kendimi. Allahtan kalbi zengin bir adamdı, yeni dikim bir şalvarı varmış, emanet aldım da çarşıya, insan içine öyle çıkabildim.
İşte bu bitmek bilmeyen hallar, bu ağır mesuliyet yüzünden artık muhtarlıktan usandım. Canımdan bezdim de bir daha aday olmamaya kesin karar verdim. Seçim günü kapıya dayandığında köylüye:
Arkadaşlar, buraya kadar. Yeter artık, ben bu seçimde muhtarlığa aday değilim. Hakkınızı helal edin, sizlere teşekkür ederim, dedim.
Sırf ısrarlardan, o üzerime yıkılan güvenin ağırlığından uzak durmak için ceketimi alıp Antep’e gittim. On beş gün kadar Antep’te kendimi gizledim. Sonra, ‘Nasıl olsa seçim bitmiş, başkası mührü almıştır’ diyerekten rahat bir nefes alıp köye geri döndüm.
Kırıkhan’dan köye geldiğimde akşamın dar vaktiydi. Hüsne teyzeniz eli artığıyla önüme sıcak bir yemek getirdi. Yedim. Karnımı doyurup sırtımı yastığa yasladıktan sonra meraktan sordum:
* Köyde ne var ne yok, Hüsne?
* Bir yaramazlık yok şükür…
* Muhtarı seçtiler mi bari?
* Seçtiler.
* E, kim oldu yeni muhtar, kimin omzuna bindi yük?
* Sen…
* Nasıl ben yahu? Ben aday bile değildim, sandık başında yoktum!
* Nasılını niçinini ben bilmem, ama bu köylü yine seni seçti.”
Haydaaa!… Gel de işin içinden çık, Hasan yeğenim! Ben onlardan kaçtım ama onlar benden vazgeçmedi; o güvenin elinden yine kurtulamadım. Böyle böyle tam yirmi üç sene bu köyün kahrını, derdini, çilesini çektim. Çok yoruldum, saçımı sakalımı bu yolda ağarttım ama helali hoş olsun, feda olsun…
Köyümüz çok güzel, insanı çok temiz bir köy: Bu emanete mukayyet olun!..
Hasan Ayparlar
Güncelleme: 4 Kasım, 2026
Resim temsilidir.



