reklam
reklam
DOLAR
EURO
STERLIN
FRANG
ALTIN
BITCOIN
reklam
Hasan Ayparlar TÜM YAZILARI

ÇAMSARI’NIN İKİ YUSUFU ve HORTLAK HİKAYESİ

Yayınlanma Tarihi : Google News
ÇAMSARI’NIN İKİ YUSUFU ve HORTLAK HİKAYESİ
reklam

(Çamsarı’nın Unutulmaz Hikayeleri-3)

Ön açıklama:

Bu hikayede , gerçeklerin üzerine tatlı abartılar eklenerek anlatılan hikayelerin, bir topluluğun ortak hafızasında ne kadar neşeli ve kalıcı birer “hoş sada” bıraktığını ve köy kültüründe ne kadar büyük şakalar yaşansa da dostlukların, samimiyetin ve bağların kopmazlığı anlatılmaya çalışılmış; bu vesile ile de rahmetli Yusuf Aydoğmuş anılmak istenmiştir.

___

Her köyün akıllardan çıkmayan, adları her anıldığında yüzlerde tatlı bir tebessüm bırakan, gönüllere taht kurmuş insanları vardır. İşte onlar, o köyün kültürel kimliğine damga vuran asıl şahsiyetlerdir. Şakalarıyla ortama neşe saçan, düğünlerin aranılan yüzü olan, acılı günlerde ise herkesle birlikte kan ağlayıp yükü sırtlayan has insanlardır. Çamsarı köyünün de geçmişe derin izler bırakmış, köylünün dilinden düşmeyen iki Yusuf’u vardır: Biri bugün rahmetle andığımız Kör Yusuf, diğeri ise seksenini devirmiş yaşına rağmen hâlâ dimdik ayakta ve aramızda olan Bakkal Yusuf.

Hikayemizin ilk kahramanı Yusuf Aydoğmuş, yani namıdiğer Kör Yusuf… Geçirdiği bir kaza sonunda bir gözü hasar aldığı için bu lakap üzerine yapışmış, yetenekleri açısından asla tarife sığmaz, insanüstü bir adam. Halayın başına bir geçti mi, kendine has figürleriyle tüm gözleri üzerine toplar, davulcuları bile coşturup aşka getirirdi. Sohbet ortamlarının ise aranan tek ismiydi. Anlattığı hikayelerle, fıkralarla ve köyün yaşanmışlıklarıyla oradakilere sabah güneşini karşılatır, yine de dinleyenlere “Aman biraz daha anlat” dedirtirdi. Bazen öyle kahkahalar kopardı ki, odadakiler “Allah aşkına susturun şu herifi, gülmekten karın kaslarımız kopacak!” diye yalvarırlardı. Taklit yeteneği de muazzamdı; yeri gelir aslan gibi gürler, yeri gelir kedi gibi miyavlardı. Velhasıl, Kör Yusuf’u tam anlamıyla kelimelere dökmek bizim harcımız değil.

Gelelim ikinci kahramanımız Bakkal Yusuf’a… Kör Yusuf ile hem akran hem de can ciğer dostturlar. Bakkal Yusuf’un en belirgin vasfı, köylünün de diline pelesenk olan “Cin gibi” oluşudur. Yapısı gereği uyanık ve zeki bir adam olduğundan köylü ona sadece Bakkal demez, Cin Yusuf diye de seslenirdi. En büyük özelliklerinden biri de sesinin güzelliğiydi. Yöresel türküleri öyle bir yanık söylerdi ki, gençliğinde köydeki düğünlerin vazgeçilmezlerindendi.

Dedik ya, bu iki Yusuf hem yaşıt hem de ayrılmaz iki arkadaştı. Birbirlerini görmeden duramazlardı ama ne gariptir ki her buluşmanın sonu mutlaka bir kavgayla biterdi! Çünkü ikisi de birbirini zora sokacak, zıvanadan çıkaracak muziplikler yapmadan duramazdı. Neyse ki bu kavgalar hiçbir zaman şakadan ileriye gitmez, aralarındaki dostluk bağını daha da perçinlerdi.

İşte şimdi anlatacağımız hikaye, bu iki güzel insan arasında geçen ve Çamsarı’da yediden yetmişe herkesin ezbere bildiği meşhur bir hortlak macerasıdır. Olay, Kör Yusuf’un bir gece hortlak kılılığına girip Bakkal Yusuf’u korkutması, onun da korkudan bayılıp üç gün yataklara düşmesiyle ilgilidir.

Bakkal Yusuf bugün olayın yaşandığını kabul etse de Kör Yusuf’un anlattığı abartılı detaylara itiraz eder. Fakat köylü, Kör Yusuf’un ağzından dinlemeyi daha çok sever ve hep ona inanır. Biz de bu bugün bu eski hatırayı kaleme alırken, işin o muzip ve eğlenceli tarafına kalemi biraz daha fazla kaydırdık.

Şimdi, kulak verelim Kör Yusuf’un olayı o abartılı hali ile anlatımına:

───

“Yahu, ne zaman cemaatta bir cesaret, yiğitlik lafı açılsa bu adam ortaya atılır; ‘Bu memlekette benim üstüme cesaretli adam çıkmaz! Ormandan, bükten, çakaldan, kurttan, gecenin karanlığından, hatta sırtlandan bile korkmam! Ben geçmişte çobanlık yapmış adamım, nice tehlikeler gördüm de gözümü bile kırpmadım’ diye hava atar. Böyle gereksiz, aslı astarı olmayan laflar eder durur. Bir değil, iki değil… Baktım olacak gibi değil, ‘Ben bu sahte kahramanın maskesini düşürmezsem bana da Yusuf demesinler’ dedim ve kafamda bir plan yaptım.

O günlerde Kurtça Emmi, Bucak tarlasını öküzlerle sürüyor. Bizimki de gece yarıyı devirince öküzleri örüme (gece otlatmasına) götürüyor, hayvanları doyuruyor, şafak sökmeden de geri getiriyor. Kendisi yatıyor, gün ağarınca da Kurtça Emmi öküzleri alıp çift sürmeye gidiyor. Ben bunu birkaç gün gizlice takip ettim. Baktım ki ‘Ada’ tarafından ‘Kis’i geçiyor ortalık ağarmadan köye dönüyor. Gelirken de keyfi yerinde, elini kulağına atıp o dönemin moda türküsünü söylüyor: ‘Sarı sabahlık da yakışmaz mı güzele…’ Kimbilir, belki de gizli mesaj gönderiyor!

Neyse..Ben durumu kesinleştirince içimden, ‘Ben sana o sarı sabahlığı da, kime yakışacağını da göstereceğim, sen dur’ dedim. Son hazırlıklarımı tamamladım. Sabaha karşı örümden dönmesini beklemeye başladım. O günlerde de rahmetli Hatın Dezze yeni vefat etmiş, kabri daha taze, toprağı kapkara duruyor. O tarihte ‘Kis’ yolu da mezarlığın hemen yanından geçiyor, mezar da yolun dibinde. Mezarlığın kalan her tarafı carcuran otlarıyla kaplı, adeta orman.

Gece yarısından sonra evdeki büyük beyaz meşlahımı (arap pelerini) aldım. Mezarlığa gidip carcuran otlarının arasında kendime bir yer ayarlayıp Yusuf’un dönmesini beklemeye başladım. Gelmesine daha vakit vardı, beklerken orada biraz kestirmişim. Bir ara yarı uykulu iken ‘Kis’ tarafından yine o tanıdık ses yükseldi: ‘Sarı sabahlık da yakışmaz mı güzele…’ İçimden, ‘Tamam’ dedim, ‘Çok yakışır!..Hele sen bir yaklaş buraya, yakışır mı yakışmaz mı ben sana göstereceğim.’ Hemen kalktım, Hatın Dezze’nin kapkara mezar toprağının üzerine, o bembeyaz meşlahı üstüme geçirerek boylu boyunca uzandım. Nefesimi tutup bekliyorum. Bizimki keyifli, türkünün birini bitirip ötekine geçiyor.

Neyse, mezarlığa epeyce yaklaştı. Öküzler önde, kendisi arkada yürüyor. Bir de baktım ki sağ omzunda namlusu yukarı uzanan tek kırma tüfek var! Eyvah dedim, içimi hafiften bir korku sardı, ya ateş ederse? Ama artık geri adım atılmaz, pozisyonumu hiç bozmadım. Yusuf tam mezarın hizasına gelince avuçlarını açtı, hafif ürkek bir sesle ‘Bismillahirrahmanirrahim’ diyerek Elham’ı okumaya başladı. Bir taraftan okuyor, bir taraftan da göz ucuyla mezarlığa bakıyor. Mezarın üstünde bembeyaz bir şeyin yattığını fark etti. O arada, ben hafifçe kıpırdandım. Ben kıpırdayınca bunun sesi anında titremeye başladı! Elham’ı yarıda kesip panikle ‘Kul euzü birabbin nas, melikin nas…’ diye Nas suresine geçti, ama dili dolanıyor. Tam o esnada, derinden, inilti ile karışık acı acı inledim: ‘Oğluuuuuum… Yusfuuuuuuum… Yavruuum…’

Bunu duyunca duayı muayı bıraktı, ‘Bismillah, bismillah’ diyerek adımlarını hızlandırdı. O hızlanınca ben sesimi yükseltip: ‘Oğlum beni bırakıp gitme yavrum, ben ölmedim oğlum, beni diri diri gömdüler yavruuum!’ diye inledim. Bizimki birden öküzleri unuttu, ‘Babaaa…Babaaa!’ diye bağırıp yardım isterken arkasına bakmadan da kaçmaya başladı. Ben beyaz meşlahla ayağa dikilip arkasından yürüyüp, son bir kez ‘Oğlum Yusuuuf!’ diye kükreyince, sen misin o sesi çıkaran… Yusuf dombalak döndü, yere yıkıldı! Bir anda ses soluk da kesildi.

Ulan bu sefer beni bir korku aldı! ‘Eyvah’ dedim, ‘Ya adamın ödü patladıysa? Ben boku yerim!’ Elinde tüfek var diye yanına gidip kontrol da edemiyorum! Valla, kendimi korumak için Karadilli’yi Tilki deliğinin oradan geçip eve yetiştim.

Bu sırada onun o ‘Babaaa!’ diye bağırmasına köy halkı yataklarından fırlamış, ellerinde löküslerle (gaz lambalarıyla) o tarafa doğru sökün etmişler. Öküzleri yolda başıboş, Yusuf’u da yerde baygın bulumuş; el-kıç edip eve taşımışlar. Beni bir huzursuzluk aldı. ‘Kesin öldü dedim. İş başıma kalmasın’ diye ben de bir löküs yakıp güya hiçbir şeyden haberim yokmuş gibi Kurtça gile vardım.

İçeri bir girdim ki, Yusuf’u odanın ortasına boylu boyunca yatırmışlar. Kurtça Emmi başucunda, bir taraftan dudaklarına su damlatıyor, bir taraftan da soruyor: ‘Ne oldu oğlum sana? Kim ne yaptı?’ Yusuf’un dili tutulmuş, konuşamıyor garibim. Sadece dudaklarına su damlayınca suyu emip, ‘Babba… babba… babbaa…’ diyor, gerisi yok. Kurtça Emmi en sonunda sinirlendi, ‘Ulan babanı s….eşşoğlueşşek, ne oldu anlatsana!’ diye çıkışınca Yusuf zar zor, ağzından tek bir kelime çıkarabildi: ‘Hortlaaaakkk…’

Öyle deyince Kurtça da korktu, ‘Bismillah… Bismillah! Ulan bu çocuğu hortlak çarpık, çabuk hocayı çağırın, Kur’an okusun!’ dedi. Hoca geldi, dualar okundu falan… Baktım Yusuf’un dili yavaş yavaş açılıyor, ölmediğini anlayınca rahat bir nefes alıp eve döndüm.

Sabah olunca dili çözülmüş ama dizlerinin bağı çözüldüğünden üç günde ancak kendine gelebildi.

Ben bu sırrı tam üç ay boyunca herkesten sakladım. Üç ay sonra açıkladım. Ama zalım, Çınatlı’nın orda bana bir iş yaptı ki, neredeyse Karadilli’de boğulup ölüyordum. O da ayrı bir hikaye …

Yalnız 3 ay sonra kendinden öğrendim ki; meğer o omzunda tüfek bamlusu sandığım şey, mesesin ucu imiş (öküzleri dürtmek için kullandığı ucu çivili değnek). Eğer ben onun tüfek olmadığını bilseydim var ya, bugün bu köyde Bakkal Yusuf diye bir vatandaş yaşıyor olmazdı!”

───

Evet…Kör Yusuf hikayeyi böyle ballandıra ballandıra anlatırdı hikaye bu. Ama Bakkal Yusuf hikayenin çzüne değil de eklentilerine itiraz eder ve der ki;

“Olay doğru. Pezevenk mezarın üstüne boylu boyunca uzanmış, yatan bir insana benzemiyor; bembeyaz bir şey! Ben hortlak sandım. Hızlandım, biraz ileride kaçmaya yeltendim ama korkudan dizlerimin bağı çözüldü. Ne kaçabiliyorum ne hızlanabiliyorum… Zor bela elimdeki değnekten destek ala ala eve kendimi zor attım. Onun anlattıklarına bakmayın, yalan söylüyor, abartıyor! Öyle bayılma, hocanın gelip Kur’an okuması falan olmadı. Ha, bu Kör Yusuf var ya, şeytanın tekidir ha! Bu numarayı sadece bana yapmadı; başka bir zaman gençlerden üç kişiyi daha o mezarlıkta böyle korkuttu. Korkudan bir tanesinin altına kaçırdığı bile konuşulur!”

__

İşte iki Yusuf’un hortlak muhabbeti böyle. Köyde herkesin keyifle dinlediği hoş bir hatıradır. Kör Yusuf’a Allah’tan rahmet, aramızda olan Bakkal Yusuf’a da sağlık, afiyet ve hayırlı uzun ömürler diliyoruz.

Anlatan: Yusuf Aydoğmuş
Yazan : Hasan Ayparlar
Güncelleme: 31 Ekim 2026

reklam