

Başka dudaklardan dökülen her hatıra, içimde ince ve sitemli bir sızı gibi yankılanıyor. Ne zaman biri o mübarek beldelerden bahsetse, ne zaman gözleri parlayarak anlatmaya başlasa, kelimeler benim boğazımda düğüm düğüm oluyor. Herkesin neşeyle paylaştığı o mukaddes seyahat, benim içimde gidemeyişin amansız sancısına dönüşüyor.
Düşünüyorum; sadece gözlerimi kapatıp ruhumu o iklime bırakıyorum. Hz. Peygamber’in (s.a.v.) adım attığı topraklarda yürümek… O’nun baktığı gökyüzüne bakmak, bastığı toprağa yüz sürmek, adımladığı sokakların havasını solumak… Bu, dünya üzerindeki hiçbir yolculukla kıyaslanamayacak kadar büyük bir devlet, tarifsiz bir lütuf.
Ayağım gidemiyor belki ama ruhum çoktan o yollara düşmüş durumda. Bedenim burada bir gölgeden ibaretken, kalbim Mekke’nin sıcağında, Medine’nin o derin sükûnetinde geziniyor.
Anlıyorum ki bazen vuslat, sadece fiziken yollara düşmek değildir. Bazen en büyük vuslat, o yolların ateşiyle yanıp tutuşabilmektir. Göremeden sevebilmek, dokunamadan o kutlu ruhu yanı başında hissetmektir. Göğsüme oturan bu ağır özlem, belki de o topraklara yazılmış en samimi mektuptur.
İçimdeki bu burukluğu bir nasipsizlik değil, gıyabi bir davet sayıyorum. Biliyorum ki her nasip vaktiyle gelir. O kapı bir gün bana da açıldığında, bastığım her toprak tanesi içimde biriken bu hasretin gözyaşlarıyla ıslanacak. O güne dek, gidemeyişimin sancısı kalbimin en derin yerinde en güzel dua olarak kalacak.



