

Hikayeyi, bizzat tanığı olan “Müdür Emmi şöyle anlatır:
1940’lı, 50’li yıllarda Kırıkhan yöresinde halkın çoğunluğu köylerde yaşardı. İlçe merkezinin nüfusu toplasan 4.500 kişi ya vardı ya yoktu. Bu yüzden en coşkulu düğünler, en kalabalık bayramlar hep köylerde kurulurdu.
Düğün demek; davul, zurna demekti. İçmeyi seven mukim misafirler ise kemanı tercih ederdi. Halaylarda en fazla Halebi, Kaba, Küllük, Garib ayağı, Yağlık kenarı gibi ağır oyunlar oynanır; halay dönerken arada yüksek makamlı Karacaoğlan ve Dadaloğlu bozlakları, iskan türküleri söylenirdi. Açık havada, çıplak sesle türkü söylemek her babayiğidin harcı değildi. Arpalı köyünden Kör Abdo, Acerköy’den Hamit Keskin o dönemin en yanık ve gür seslerindendi. Kör Abdo Arpalı’da eli kulağa attı mı, türküsünün yankısı Çamsarı’dan duyulurdu. Öte yandan Kırıkhan Abdal’larından meşhur Kemal Cıblak kemanın tellerine yayı bir sürttümü, kemanı sadece konuşturmaz; inletir, adeta ağlatırdı.
O zamanlar nüfus azdı, haliyle yıl içindeki düğün sayısı da azdı. Ama bir düğün kuruldu mu, tam üç gün üç gece sürerdi. Hele ağalarının düğünleri, adeta bir itibar gösterisine dönerdi.
İşte böyle bir devirde, köyümüze ovaya nam salmış bir Ağadan düğün davetiyesi geldi. Ağa, iki oğlunu aynı gün evlendiriyordu. İki düğün bir arada yapılacaktı. Köyce toplanıp yola koyulduk. Düğün yeri hıncahınç doluydu; Amik ağalarının neredeyse tamamı oradaydı.
Ağanın konağı Karasu’nun hemen bitişiğindeydi. “Havuş” dedikleri avlu, beş harmanı içine alacak kadar büyük, yemyeşil bir çemlikti. Mevsim kış olduğundan, Karasu selleme akıyordu.
Akşam yemeğinden sonra büyük bir halay kuruldu. Halay başı döktürüyordu. Arada türkücüler halaya coşku katıyordu. Biz de köy grubu olarak halaya durduk. Ben o zamanlar boylu poslu, yakışıklı bir gencim. Şalvarım, ceketim, kunduram yeni… Gıcır gıcır parlıyor. Sesim de evvel Allah çam devirir cinsten! İçim kıpır kıpır, kafaya koydum, ben de bir türkü söyleyeceğim..Zurnacıya işaret ettim:
* Kulağıma ver!
Zurnanın kulağa verilmesi, “ben türkü söyleyeceğim, bana yol aç” demektir. Zurnacı makamı “Feriz Bey”e çevirip tuttu kulağıma… Ama tam o an beni bir heyecan kapladı. Elim ayağım titredi, dilim damağım kurudu. O kalabalığın karşısında türküye girecek cesareti bulamadım. Güngörmüş zurnacı halimi anladı… Ara makamlara döndü, az sonra yeniden verdi kulağıma. Bu defa “Ferizli bey aceme gitti turnalar” diye bir başladım ki, ne başlama!. Herkesin gözü bende… İlgiyi görünce de iyice coştum. Yarım turdan sonra ikinci haneye de girdim, söylüyorum…
Ama birden tuhaf bir şey oldu. Derin bir uğultu yükseldi, kendi aralarında konuşmalar başladı. Halaydan kopanlar oldu. Derken halay başı mendili bıraktı ve halay dağıldı. Benim türkü de haliyle yarıda bıraktım.
Neler olduğunu anlamaya çalışırken öğrendik ki… Davulculardan biri, arka bahçeye, Karasu’nun kenarına ihtiyaç gidermeye gitmiş. Adamcağız hem yorgun hem sarhoş… Nasıl olduysa dengesini kaybedip o coşkun suya kapılmış… Herkes bir tarafa koşturuyor; el fenerleri, lüküs ışıkları, feryatlar, figanlar… Ama yok! Adam karanlıkta akıp gitmiş.
Artık ne neşe kaldı, ne heves…Arama işini sabaha bıraktılar. Herkesin morali sıfırlanmıştı, herkes düğünün dağılacağını düşünüyordu ki, tam o sırada, Ağanın konağının balkonundan, insanın içini buz kestiren o kibirli, o zifiri ses gürledi:
👉 “Ulan, bir aptal içün düğün mü bozulur; Vurun!..”
O emirle davullar yeniden vurmaya başladı. O an ben, beynimden vurulmuşa döndüm. Kafamın içi zonkluyor, yüreğim sıkışıyordu. Arkadaşlarla göz göze geldik; kalktık, gecenin kör karanlığında kendi köyümüze döndük.
Ertesi gün haberi geldi… Zavallı adamın cansız bedenini, düştüğü yerin yüz metre aşağısından, suya balık şebekesi atarak çıkarabilmişler.
İşte o meşum geceden sonra Hasan yeğen, ben bir daha halaylarda türkü söyleyemez oldum. Ne zaman niyetlensem, ne zaman elimi kulağıma atsam; o talihsiz davulcunun hayali gözümün önüne dikildi. Adamın ölümüne rağmen, hiçbir şey olmamış gibi devam ettirilen o vicdansız düğün sahnesi zihnime hücum etti, boğazım düğümlendi, sustum…
Adam Apdaldı ama insandı ha!.. Can taşıyordu ve bir anası, belki bir yuvası vardı…
Bugün bile düşündükçe; o kof, o şişkin feodal egoların karşısında eriyip yok olan insanlığımızın sefil haline yanar, kahrolurum…
Hasan Ayparlar
18 Ekim 2021
(Güncelleme: 5 Kasım, 2026)
🖼️ Resim temsilidir.



