

Çamsarı köyünden Müdür Emmi anlatmaya devam ediyor:
“Hasan yeğenim, ben uzun bir ömür, güzel bir yaş yaşadım. İyi günüm de oldu, kötü günüm de… Varlığı da gördüm, yokluğa da düştüm. Bize buralarda ‘Müdür İsmail’ler’ derler. Şu Pınar’ın üst tarafındaki ‘Müdürün Bükü’ dedikleri yerin ismi de ta atamıza istinaden verilmiştir.
Ben hayatı severim yeğenim… Mektep medrese görmedim ama dünya malında da gözüm yoktur. Yemeyi, gezmeyi, eğlenmeyi pek severim. Çok şehir gezdim; karpuz ektim, İstanbul’a götürüp sattım. Osmanlı fesimi kafama geçirip Halep’te gezmelere gittim. Köyde pamuğu Kara Musa ile ilk ben ektim, götürüp Adana’da Sümerbank’a sattım. Antep zaten ayağımızın altı sayılır…
Hülasa çok gezdim! Ama her gezdiğim yerde de başıma bir işler geldi. Halep’te kayboldum, Adana’da yankesiciler bizi çarptı, İstanbul’da bir albay beni otobüsten zorla indirdi… Velhasıl, hikayeler anlatmakla bitmez!
Bugün sana şu Halep’te kaybolma hikâyesini anlatayım:
Bir gün canım yine gezmek istedi. Yenisinden şalvarı, yeleği giyinip kuşandım. Başıma da kırmızı Osmanlı fesini geçirip Halep’in yolunu tuttum. Niyetim beş on gün kalmak… İşim yok, gücüm yok; gezip eğleneceğim. Gidip ‘Bab’el Hava’ semtinde bir otele yerleştim.
Bir gün yine geziyorum… Geze geze artık nerelere gittiysem, bir an yolu şaşırdım, kayboldum! Dönüyorum dolaşıyorum ama oteli bir türlü bulamıyorum. Kılık kıyafetimden yabancı olduğum kabak gibi belli. Ama ben yine de acemi bir yabancı olduğumu çaktırmak istemiyorum. Çünkü Halep’in yankesicileri çok çarpıcı olur derler, biraz da onlardan korkuyorum. O nedenle kimseye yol sormaya da çekiniyorum, yolu kendim bulmaya çalışıyorum.
Çaresizce dolanıp dururken aklıma geçmişte dinlediğim bir mesel geldi. ‘Tamam’ dedim, ‘buldum yolu…’ Yakınlarda bir karpuzcu tezgahı gördüm. Şöyle basbayağı iri bir karpuz tarttırdım. Adama biraz da işaretle karışık, ‘Kaç Suri?’ dedim. Parasını ödedikten sonra, az buçuk bildiğim Arapçamı da araya karıştırıp:
— ‘Yok mu bir veled, bu karpuzu taşıyacak?’ dedim.
Karpuzcu, ‘Nereye gidecek?’ diye sorunca, Bab’el Hava’daki otelimin adını söyledim. Ben öyle deyince adam yakınlardaki bir çocuğa seslendi:
— ‘Taal ulen veled!’ (Gel ulan çocuk!)
Çocuk hemen geldi, karpuzu omuzladı, önüme düştü. Çocuk önden gitti, ben arkasından yürüdüm. Çok değil, bir köşeyi dönünce otel tam karşıma dikiliverdi! ‘Tamam’ dedim içimden. Çocuğa döndüm, ‘Tamam veled, sen dön, karpuz da senin olsun’ diyerek karpuzu da çocuğa hediye ettim ve otelime geçtim.
Neme lazım yeğenim, atalarımız ‘İşini sağlam yap’ dememişler boşuna.
İşte böyle… Bunu niye anlattım biliyor musun? Bir tarihte Adana’da çarpıldık, akıllandık da onun için! Onun hikâyesini de yarın anlatırım…”
—–
Hikayenin Kıssadan Hissesi: Müdür Emmi’nin bu tatlı hatırası kulağımıza küpe olsun; hayatta bazen yolumuzu kaybetsek de, gururu bir kenara bırakıp aklımızı ve eski tecrübeleri kılavuz edinirsek, menzilimize ulaşmak için her zaman bir ‘karpuzcu veled’ buluruz. Yeter ki insan sarrafı olmayı ve işimizi sağlam yapmayı bilelim.
Hasan Ayparlar
3 kasım 2026
#MüdürEmmiHikayeleri #ÇamsarıKöyü #EskiGünler #YaşanmışHikayeler #Kültürümüz



